2026/05/02

Rahmi Yıldırım’a veda yazısı

Rahmi Yıldırım, 1995’te ANKA Haber Ajansı’na girdiğimde tanıdığım, güler yüzlü dev adam. Rahmi Paşam 28 Nisan gece yarısı gözlerini yaşama yumdu. Üç gün sonra 1 Mayıs’ta Tandoğan Meydanı’nda sol yumruk havada slogan atarken göremedik bu kez… Zor zamanlarda Genel Başkanlığını yaptığı  ÇGD pankartı öksüz kaldı bu yıl, Rahmi ağabey yoktu çünkü.

Bilmeyenler olabilir, Rahmi ağabey Kara Harp Okulu 1978 mezunudur, ama jandarma üsteğmeni iken 80 darbesi sonrasında sol görüşlü oldukları için onlarca arkadaşıyla birlikte TSK ile ilişikleri kesildi ve yıllarca Metris Cezaevinde tutulup yargılandı. Cezaevi sonrasında ise Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu’nu okuyup bitirdi, gazetecilik günleri başladı ve nihayet yolumuz ANKA’da kesişmiş oldu. Almanya’nın Sesi Radyosu’na ve İsveç başta olmak üzere birçok ülkenin Türkçe servislerine günlük Türkiye özeti yapmasını, bütün bir günü 10 dakikaya sığdırıp anlatmasını hayranlıkla izlerdim bir çömez olarak. Askeri geçmişi nedeniyle tüm meslektaşları gibi ben de kendisine “Rahmi Albayım” derdim, ama yılmadı, mücadele etti ve hukuksuz atılma kararını iptal ettirdi özlük haklarını geri almayı başardı. İşte o günden sonra benim için o güzel insan “Rahmi Paşam” idi.

Günlerdir elim varmadı yazamadım bu veda yazısını, çok üzgünüm hangi cümleyi yazsam eksik, yetersiz kalacak Rahmi Ağabey için. Öncelikle her zaman hayata gülümserdi. Çok gergin bir anda bile gülümsemesini kaybetmezdi. Kısa bir an durur, azıcık sesli nefes alır başlardı konuşmaya. Etkili konuşurdu, çünkü ne düşünüyorsa onu yaşıyordu, özü sözü birdi. Şu bizim kokuşmuş mesleğimizde çok müstesna bir usta idi. Lafını esirgemedi hiç, namerdin yüzüne söyledi aklından ne geçiyorsa sakınmadan.

Gölbaşı mezarlığında 30 Nisan’da toprağa verdik o güzel insanı ve 69 yıllık mücadelesi nihayet sona erdi. Cenazesine gelen kalabalık, kişiliğinin de yansımasıydı. Hem gazeteciler hem de Harbiye 78 devresi ve sonraki silah arkadaşları onu yalnız bırakmadı, şiirlerle, güneşli günlere ulaşma sözüyle uğurladı ebediyete. Güldal Mumcu ve Özge Mumcu Aybars’tan; UMAG’da eğitim görmesine rağmen artık basın dışında olan eski öğrencilerinin dahi Rahmi hocalarını uğurlamaya geldiklerini söylemesi de kalabalığı açıklıyordu biraz.

Rahmi Ağabeyin vefatıyla bir konu artık zihnimde berraklaştı. Bizler, basın mensupları öyle veya böyle; ülke gündemine damga vuran, ülkeyi yönlendiren isimleriyle görüşüp haberler yapıyoruz, milyonlarca vatandaşın derdine derman, kimsesizlerin kimsesi olmaya çalışıyor her kesimin sorununu görünür kılıyoruz. Ve yıllar geçip gidiyor ama gün geliyor yalnız ölüyoruz be kardeşim. Büyük, sanal kalabalıklar içinde tekil yalnızlıklarımızla baş başayız. Bunu yazdım çünkü Rahmi ağabeyin rahatsızlığını bir arkadaşım gizlilik içerisinde bana çıtlattı ve hemen ertesi gün, 19 Nisan’da Hacettepe Hastanesi’nde ziyaretine gittim, iyi ki gitmişim. Çok az meslektaşı biliyordu hastanede yattığını ve durumunun ağır olduğunu. Maske takmama rağmen eşi ve kızı Elif gibi paşam da şaşırdı beni görünce ama “Mansur” deyip gülümsemesi yetti bana. Kızıyla yaptığı geziyi, kuzey ışıklarını izlemelerini bloğunda çok güzel yazmıştı, imrendiğimi söyledim, “Yenilerini yapalım, iyileş hemen” dedim. “Yedi gün kadar daha buradayım” dedi. “Sana sormadan ANKA grubunda paylaşmak istemedim hastaneyi” deyince, verdiği “Yazma Mansur” karşılığı, elimi kolumu bağladı. Ne zor şeymiş be usta, oradasın tedavi görüyorsun ama bulaş riski nedeniyle ziyaret dahi edemiyorum ve tüm bunları kimseye anlatamıyorum, ah… Artık çok ilerlemiş olan melun hastalık kendisine söylenmediği için cep telefonu kızı Elif’in kontrolü altındaydı. (NOT: Yazımın yayınlanmasından bir gün sonra Elif hanım bana mesaj göndererek, bazı düzeltmeler yaptı yazının sonuna ekliyorum. MÇ 3.5.2026). SMS gönderdim sonraki gün “yanındayım, yapabileceğim ne varsa” diye ama olmadı işte. Gerçekten iyiler erken gidiyor galiba şu hayattan…

Hiç kimse hastanede ziyaret edemedi Rahmi Paşamı diye üzülüyordum, ama Gölbaşı mezarlığında, devre arkadaşı olan CHP Edirne eski milletvekili Rasim Çakır ile sohbet ederken onların hastaneye gittiğini öğrenince acım gerçekten hafifledi biraz da olsa.

Güle güle koca yürekli dev adam. Tüm ömrün mücadele ile geçti ruhun huzur bulsun artık. Aklın burada kalmasın, merak etme seni örnek alan meslektaşların, UMAG’da yetiştirdiğin öğrencilerin her yerde senin adını yaşatacak. Sevgi, saygı ve rahmetle uğurluyorum seni Rahmi Paşam, her zaman kalbimde olacaksın.

02.05.2026, Ankara

Düzeltme:

Elif Yıldırım açıklaması: "... Öncelikle söylemek isterim ki babamla günlük iletişimi olan kişiler, yani geniş ailesi, devre arkadaşları ve diğer en yakın dostları, onun hastanede olduğundan hemen haberdar oldular ve süreç boyunca babamı ziyaret ettiler. Telefonla ve mesajlarla da günlük olarak bilgi aldılar. İkinci olarak, babamı kaybettiğimizde henüz hastalığının teşhisi konmamıştı. Siz ziyarete geldiğinizde de öyleydi ve tetkikleri devam ediyordu. Hem babam hem annem ve ben, babamın semptomlarına sebebiyet veren muhtemel hastalıkların doktorlar tarafından tetkiklerle araştırıldığını biliyor ve teşhisin konulup tedaviye başlanmasını bekliyorduk. Üçümüz de teşhisi konmamış muhtemel hastalıkları konuşmaya ne zamanımızı ne çabamızı harcadık. Biz zamanı geldiğinde tedavimizi olup hastaneden iyileşerek çıkacağımızı konuşuyorduk. Son güne kadar da bu böyle oldu. Bir de, babamın telefonu her zaman kendisindeydi. Yalnızca, arayan dostları ve yakınlarımızla görüşmelerini, kendisinin fazla yorulmaması adına babam ikimizin birlikte yapmasını rica ederdi. Bu görüşmeleri telefonun hoparlörü açık olarak birlikte yapardık."

Düzeltme hakkında açıklamam: Rahmi Paşam için ne yazsam eksik olacak derken korktuğum başıma geldi. Elbette bu bir veda yazısı ve duygusal, kişisel öğeler de içeriyor. 'Kimseye duyuramadım' ifademle özellikle Uğur Mumcu dönemi de dahil olmak üzere ANKA Haber Ajansı'nın kuruluşundan itibaren yönetici olan yazar, müdür ve muhabirlerin de olduğu ANKA whatsapp grubunu kastettim. Bu grubu da Rahmi Ağabey kendisi kurdu ve farklı dönemlere hitap etmesi için Rahmi Ağabeyin dışında Ali Polat, Fatmagül Sevkuthan ve ben grupta yöneticilik yapıyoruz. MÇ

  


2025/11/01

China Mieville’i Çok Geç Tanıdım


Hacettepe Üniversitesi’nde öğrencilik yıllarımda, bölümümün de etkisiyle dünya edebiyatını çok daha iyi takip ediyordum açıkçası. Fransız edebiyatı dışında özellikle bilimkurgu daha fazla ilgimi çekiyordu. Bu sözünü ettiğim yıllar 90’ların başı olunca doğal olarak Çağdaş İngiliz yazar China Mieville okuma radarıma girememiş, bugün ise kendisini çok geç tanıdığım için gerçekten üzgün hissediyorum. Neyse, geç de olsa tanıştık önemli olan da bu.

Bu yıl eşim sayesinde öğrendiğim ve hemen hayranı olduğum Mieville, 1973 doğumlu ve Cambridge Üniversitesi’nde Sosyal Antropoloji okumuş, ve London School of Economics’te uluslararası ilişkiler alanında doktora yapmış. Doktora tezi ise edebi eserlerinde de doku olarak kendisini hissettiren bir alan: “Eşit Haklar Arasında: Uluslararası Hukukun Marksist Bir Teorisi”.

Marks’ın adını duyunca hemen ürkenler olabilir, ama korkmasınlar Mieville halen Warwick Üniversitesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veriyor. Yani demem o ki China Mieville müthiş bir yazar, körü körüne siyaset yapmıyor kitaplarında. Tam tersine “bu kadarına da pes, böyle bir kurgu insanın aklına nasıl gelir” diyerek şaşkınlık ve hayranlıkla dört kitabını okudum son iki ay içerisinde: Kral Fare, Perdido Sokağı İstasyonu, Yara, Kraken. Yordam Kitap’ı ve Mieville’i emanet ettikleri çevirmenler Güler Siper ve Mehtap Gün Ayral’ı da kutluyorum. Kurgusu çok zor olan kitapları ve yaratılmış sözcükleri İngilizce’den Türkçe’ye çok başarılı biçimde uyarlamışlar. Çünkü bazı sözcükler İngilizcede dahi imalar içerecek şekilde uydurmaca olarak yazılmış olmasına rağmen dilimize anlamını yitirmeden çok başarılı aktarılmış ve bunu da dipnotlarla okuyuculara anlatmışlar.

Açıkçası Mieville İngiltere’de yaşadığı için şanslı. Çünkü gelecekteki Londra ile ilgili kurgusunu mesela İstanbul veya Ankara için yapsaydı en azından Türkçede öğreneceği ilk hukuki terimler “tahkir ve tezyif etmek” olurdu sanırım.

China Mieville eserlerinde, en azından benim okuduğum dört kitabında, yönetici kesimler ve yönetilen alt tabakadaki milyonlarca insan var. Yani politik duruşunun yansımalarını eserlerinde görüyorsunuz. Tabii ki tüm bu siyasi dokunuşlar hoyratça yapılmıyor, China Mieville’in Arthur C. Clark ve Britanya Fantezi Ödüllerini birçok kitabıyla kazandığını unutmamak gerekir.

Okumayanlar için ayrıntılar verip potansiyel okuyucuların heveslerini kırmak istemem ama bir insanfare düşünün mesel. Belirsiz zaman dilimlerinde istediği an form değiştirebiliyor, Londra dehlizlerinde, karakollarında deyim yerindeyse cirit atıyor, polisleri atlatıyor. Günümüzde sürekli konuşulan yapay zekayı, robotları düşünün ama Mieville evreninde “tekraryapım”lar var. Üstelik bu tekraryapımlar; Londra hakimlerinin hayal gücüyle doğru orantılı biçimde, suç işledikleri konuyla ilgili olarak başka canlıların organları veya makine parçaları gibi sabit nesnelerin mahkum edilen insanın vücuduna ameliyatla entegre edilerek oluşturuluyorlar.

Ya da tüm Londra’nın üzerinde geceleri uçan, herkesin üzerine kabus gibi çökerek onların hayallerini emerek beslenen, sürekli gerginliği artıran dehşet verici dört yaratık düşünün. Üstelik bu korkunç ucubeleri sarayın ARGE birimlerinde yetiştiriyorlar ve işler kontrolden çıkınca bu canavarı uyuşturucu tacirleri sahipleniyor, çünkü bu yaratığın yavrusunu beslediği sütü insanda inanılmaz sanrılara yol açıyor!

Tüm dünyadan uzakta, pusulaların dahi gösteremediği bir yerlerde, çeşitli nedenlerle ülkelerinden sürülmüş, kaçmış insanların bir araya gelerek oluşturduğu, her geçen gün büyüyen gemilerden oluşmuş bir korsan ülke de var Mieville dünyasında. Her türden kaçak, sürgün canlı ve tekraryapımların kent/ülkesinde korsanlıkla işleyen bir ekonomi var. Yalnız bu korsanlar yağmaladıkları gemilerden çalıştırılacak canlılar dışında istisnasız tüm kitapları ve olabildiğince toprak da çalıyor. Armada kent/ülke sürekli yer değiştirdiği için sadece kendilerinin ürettiği özel pusulaya sahip olan korsan gemileri ancak geri dönmeyi başarabiliyor. İnsan dışında kaktüs, yunus, vampir, aklınıza ne gelirse o kadar çok canlı türü bu yüzen ülkede, kendi mahallelerinde yaşıyor. Kendileri de sonradan gelmiş olan, güvenilirliklerini ispatlayarak yükselmiş iki yönetici sevgili var. Hayalleri ise okyanusların bittiği yerlere kadar gitmek her şeyin sahibi olmak. Oraya da motor gücüyle gidilemeyeceği için “Deniz Şeytanı”nı yakalayıp koşum bağlamaları ve petrolle beslemeleri gerekiyor! Tabii ülkeyi yönetmek için askeri güç de lazım. Üstelik komutanın “Olasılık Kılıcı” her saldırıda binlerce olasılık, eş kılıç hayaletiyle birlikte vuruyor. Yani insan üstü bir varlıkla dövüşse bile her olasılıkta Komutan Doul mücadeleyi kazanıyor.

Kraken’de ise Londra Doğal Tarih Müzesi’nde cam fanus içinde sergilenen dev bir mürekkep balığı ardında iz bırakmadan çalınıyor. Yine Londra ve kıyametin kopmak üzere olduğunu düşünen birçok tarikat var. Eski Mısır’dan Styx nehrini tersine yüzerek kaçıp gelen ve heykeller/biblolar arasında seyahat eden kayıp ruh da bu kıyameti önlemek için bir biyoloğa yardım ediyor. Ama öyle bir ortam var ki kutu fabrikasındaki robotlar dahi birleşip destek grevi yapabiliyor. Atılgan Gemisi’ndeki fazer silahının dahi ateşlendiği bu kurguda; atılan kurşunların saplandığı bedende büyüyerek silaha dönüşmesi, kıyamet çatışmasında evrenlerin esneyip sönmesi, çalıştırıldığında dinleyicisine zaman ve mekan atlatan i-pod, evrimi hiç olmayana kadar yakıp evreni yeniden başlatmak…

2025 yılının sonuna yaklaşırken, Türkiye’de ve dünyada büyük acılara tanık olduğumuz şu günlerde bunun sırası mı diyenler elbette China Mieville okumak istemeyebilir. Ama günlük koşturmaca içinde kendimize bir nefes alma alanı yaratmak bizi iyileştirecekse işte o anları oluşturan isimlerden birisidir Mieville. Kurgu bilim, fantastik öykü sevenler bu satırları anlayacaktır, sözüm onlara: Kesinlikle bu kitaplara ve China Mieville’e hayran olacaksınız. İyi okumalar.


2025/10/20

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ MÜZESİ TAM BİR HAYAL KIRIKLIĞI

 

Ankara’dan karayoluyla Batı’ya doğru gidenler, Polatlı’yı geçtikten 10 kilometre sonra yolun solunda, adına yaraşır biçimde Kartaltepe mevkisinde duran 32 metre yüksekliğindeki Mehmetçik heykelini görür. Sağ elini kaldırmış ‘dur’ demektedir gelen düşmana! Ama hep bir rotanız vardır, günler planlanmıştır, alacağınız menzil vardır, hayat da böyle değil mi geçip gitti yıllar işte böyle. Geçip gittim ama her defasında da aklım burada kaldı, kendime dahi telaffuz etmediğim bir vicdan muhasebesi içinde idim.

Bu kez öyle olmadı ama, 19 Ekim’de aracımla Ankara’ya doğru gelirken kırdım direksiyonu Kartaltepe’ye. Ankara’nın Başkent oluşunun yıldönümü de var zihnimde, heyecanlıyım, ‘Oh be nihayet’ diyorum içimden. Saat 15.30 açık mı acaba diye düşünürken ilk tabelayı gördük, Pazartesi ve Salı hariç diğer günler 17.00’a kadar açık, güzel. Kurtuluş Savaşı için çok önemli bir noktaya gidiyoruz duygusu, otomatik biçimde araç içindeki FM radyoyu kapattırdı bana müziğin sırası değil şimdi. Kıvrıla kıvrıla tepeye doğru giderken bir bakımsızlık, ilgisizlik duygusu sizi kaplıyor. Paslı, kasisli bir eski demir korkuluğu geçiyorsunuz sadece o kadar. Milli Mücadele emaresi yok sıradan bir piknik alanına gidiyorsunuz sanki.

Rüzgarlı tepedeyiz 3-4 dakika sonra. Düzensiz park etmiş 7-8 araç var ve hemen önümdeki Almanya plakalı ve arka camında Atatürk imzası olan aracı görüp mutlu oluyorum. Binanın giriş cephesinde duvarda Sakarya Meydan Muharebesi ve Türk Tarihi Tanıtım Merkezi yazıyor. Beş katlı oval yapıya, önünde devasa iki top namlusunun olduğu ana kapısından giriyoruz. Kapıda Kültür Bakanlığı Müzekartı’nın geçersiz olduğu yazıyor. İçerisi loş, kimseler yok, sadece Danışma yazan bölümde koltukta oturan bir güvenlik görevlisi var. Elinde bilet koçanıyla direk “120 TL” diyor, küçük araç giriş ücreti imiş.

Yürümeye başlayınca o katta sadece tarihteki Türk devletlerini tanıtan haritalar, bilgiler, kılıçlar, insan boyuna yakın, etkileyici biçimde gerçekçi duran kağanların/hanların heykelleri var. Bunlar güzel ama Sakarya Meydan Muharebesi, Başkomutan Mustafa Kemal, komuta kademesi, Mehmetçik, savaş alanları nerede diye geçiyor insanın aklından.

Döner bir yürüyüş yoluyla üst kata çıkıyorsunuz burada da Osmanlı padişah heykelleri karşılıyor sizi. İmparatorluğun gidişatına damgasını vurmuş padişahlar yan yana ayrı ayrı tanıtılıyor. “Fetret Devri” bölümünde oturan padişahın yanı başındaki testi ile betimlenmesi dikkat çekiyor. 

Nerede acaba bu milli mücadele, Sakarya Muharebesi diye yine kıvrıla kıvrıla yürüyüp üst kata giderken, ressam imzaları okunmadığı için yeniden üretim olduğu izlenimi veren 3x4 metrelik büyük tabloları duvarda görüyorsunuz. Fraklı Atatürk heykeli ve arkada o meşhur 2. Meclis binasından çıkan heyetin fotoğrafı ile birlikte bir bölüm de burada dikkat çekiyor. Atatürk’ü halkla gösteren çizimler de var duvarda. Ve tabii ki temsili “Yunan mezalimi” ve İzmir’in işgali tablosu da.


Sakarya Meydan Muharebesi katında ise hayal kırıklığı daha da arttı. Çünkü hiçbir görevli ya da sesli anlatım, animasyon, 3 boyutlu gösterim hiçbir şey yok. Sadece ayrılan bir bölümde Büyük Taarruz, küçük bir ekranda yazılı olarak ana hatlarıyla anlatılıyor o kadar. Bir başka bölümde de resim/animasyon canlandırması var, ama 4-5 metre uzaklıktaki 2 metrelik ekran ben orada iken dondu ve takıldı.


Camlı bir alanda ise masa üzerine sadece fişek kovanları, o dönemin üçlü şarjörü, şarapnel parçaları olduğu tahmin edilen metal parçalar hiçbir ayrıntılı tanım kartı olmaksızın örtü üzerine serpilmişti. O dönemin iki üniforma örneği ve iki adet toplu tabanca da cam altında sergileniyordu.


Artık üzüntüye dönüşmüş bir ruh haliyle yürümeye devam ettik ve üst katta sadece 4x9 metre boyutlarında; Sakarya Meydan Muharebesi harekat planlarını, düşman kuvvetlerinin bulunduğu noktaları gösteren topografik kabartmalı bir büyük maket haritayla karşılaştık. Burada da bilgi veren kimse yoktu.

En üst kata “Vizyon Katı” ismi verilmişti ve sadece merdivenle çıkılıyordu, bezgin bir merakla oraya da çıktık. O katın küçük bir salonunda kadınların, çocukların Kurtuluş Savaşında mühimmat taşıması, atölyelerde kasatura yapılması, fişek doldurulmasını gösteren fotoğraflar vardı. Diğer koridorda ise Türksat, Aselsan, Roketsan tanıtımı ile Cumhurbaşkanı, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmi ve TOGG otomobil maketi ile karşılaştık.

“İstikbal göklerdedir” diyen ve havacılık konusundaki ilk resmi çalışma olan Türk Tayyare Cemiyeti’nin Atatürk’ün emriyle 15 Mart 1925 tarihinde açılması ve 6 ay sonra da Kayseri’de Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi (TOMTAŞ) ve fabrikasının kurulması Vizyon katında neden yok acaba diye düşündüm. 1969’da Ay’a ilk kez giden ABD’li astronotlar dahi Atatürk’ün vizyoner düşünceleri nedeniyle Dünya’ya dönünce Ekim ayında Anıtkabir’i ziyaret edip Atatürk’e saygılarını sunmadı mı?

Sonuçta bütün gezi boyunca içeride olan 10 kadar vatandaşta da gördüğüm hayal kırıklığını, binadan ayrılırken danışma/güvenlik görevlisine ilettiğimde verdiği “Burası Türk tarihi tanıtım merkezi” yanıtı durumu özetledi aslında.

Milli Mücadele ve hele ki Sakarya Meydan Muharebesi gibi doğrudan kurtuluş ve kuruluşla ilgili konularda kesinlikle bu benzeri tarihi alanlarda müzeler Milli Savunma Bakanlığı sorumluluğunda kurulup, yürütülmeli. Başındaki kişiler asker olmak zorunda değil ama denetim kesinlikle MSB’de olmalı. ‘Yeni Türkiye’de bunun gerçekleşmeyeceğini hepimiz tahmin edebiliriz belki ama doğruyu söylememiz lazım. MSB’ye görev verilmiyorsa müzeciliğin uzmanı olan Kültür ve Turizm Bakanlığı el atmalı buralara.

Hayal kırıklığı yaratan bu “müze”, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı. Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü bünyesinde bulunuyor. Ankara’ya dönünce merak ettim bakanlık web sitesine, genel müdürlük sayfasına baktım. Sakarya Muharebesi Müzesi için bakanlık sitesinde özel bir alan başlığı dahi bulamadım. Google’dan yardım alınca ‘müze’nin 9. Bölge Müdürlüğü içerisinde yer aldığını ancak bulabildim.

Neler yapılabilirdi?

Eleştirileri yazdım, peki öneriler ne olmalı? Öncelikle ana yoldan giriş noktasından itibaren tarihi bir alana girildiği izlenimi verecek düzenlemeler yapılmalı. İlk Türk devletleri ve Osmanlı tarihi ile ilgili sayısız belge, bilgi, materyal, gösterim yapılan yerler İstanbul’da, Ankara’da var zaten. En azından meydan savaşının verildiği noktada bari Kurtuluş Savaşına ağırlık verilmeli. Kabartma harita yerine üç boyutlu gösterim teknikleri, kulaklıkla dinlenen özel anlatımlar, savaş ortamını canlandıran görsel-işitsel destekle; gelen insanlar o büyük mücadeleyi hissetmeli. Tarihçilerin, askerlerin, geçmiş devlet adamlarının Kurtuluş Savaşı’nın en önemli anlarından birisi olan Sakarya Meydan Muharebesini, önemini anlattığı görüntüler dahi yayınlanabilir özel bir bölümde. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluşuna giden bu savaş ve büyük zafer, farklı kaygılara kurban edilmesin, hak ettiği değer verilsin ve oraya gelen insanlara bu aktarılsın önemli olan tek şey bu.

 

Rahmi Yıldırım’a veda yazısı

Rahmi Yıldırım, 1995’te ANKA Haber Ajansı’na girdiğimde tanıdığım, güler yüzlü dev adam. Rahmi Paşam 28 Nisan gece yarısı gözlerini yaşama y...